SU.

su-akar

İlkokula bir yaş erken başladı. Sınıftakilerden boyca ve sosyal yeti açısından daha zayıftı. Pazartesi sabahları ve Cuma akşamları sıranın önlerindeydi. Solaktı. Öğretmeni cetvelle eline vuraraktan sağlak yaptı. Çünkü solak olmak iyi bir şey değildi. İlkokul 4’te şiire merak saldı. Şiir defteri alıp yazmaya başladı. Sınıf öğretmeni annesi ve babasını uyardı: Bu yaşta şiir yazarsa ileride çok duygusal olur, dikkat edin, yazdırmayın. İsterse daha büyüdüğünde tekrar başlar. Ablasının gittiği ortaokula girdi. Ablası okulun en başarılı öğrencilerindendi. Ablasının kardeşi olarak anıldı öğretmenleri tarafından çoğu zaman. “Hmm sen onun kardeşi misin? O zaman bu not ne?”. Ablasının statüsünün çok kıyağı da geçmedi değil. 

Bir ara Milli Eğitim Bakanlığı’ndan abiler ablalar geldiler. Bir sürü sorudan oluşan bir anket yaptılar. “Boş zamanlarınızda radyo söküp geri bir araya getirir misin?” gibi sorular vardı. Dayısı hakkaten radyo söküp takarmış küçükken ama onun hiç böyle bir tecrübesi olmamıştı. Yetenek ölçme testi gibi bir şeydi. Sonuçlar açıklandı, en uygun meslekler gazetecilik, görsel sanatlar, filan falan diyordu rapor. Resim yapmayı seviyordu. Yazmayı seviyordu. Okumayı seviyordu. Rapor tutturmuş gibiydi sanki. Fen bilimlerinde vasat bir öğrenciydi, rapor onu da tutturmuştu. Olmayacak meslekler arasında fen bilimlerine dayalı olanlar vardı. 

Zaman geçti, liseye başladı. Kredili sistem geldi. ÖYS yaklaşıyor, artık bir bölüm seçmen lazım, dediler. Sözel, matematik, fen, dil. Rehber müdür muavini ile küçük bir masanın başına oturuldu. “Sen ablanın kardeşi misin?” diye soruldu. “Evet”ti. Ablası fen bölümünü seçmişti, hiç şüphe yoktu ki, o da o bölümü seçmeliydi. Seçti de. Fizik, kimya konularında çoğu zaman möl möl bakıyordu ama biyolojisi iyiydi. Biyolojiyi annesinden öğrenmişti. Seviyordu fotosentezi, amipi, dolaşım sistemini. En çok sevdiği mitokondriydi. Niye bilmiyordu ama mitokondri maviydi. Mavi iyiydi.

Derken Öö,Ye, ve Se geldi çattı. Anne baba doktordu ama tıp yazmamıştı. Ebeveynleri tıbbın eskisi gibi olmadığını, mesleğin yıprandığı anlatmışlardı. İşine de gelmişti belki, tıp okuyacak kadar çalışkan değildi zaten. Lakin çok yüksek puanlı tercihler yaptı. Alçaklarda dolaşıp, yükseklerde uçmuştu. Kazanamadı. Çok çalışmamıştı ki kazansındı. Babasıyla yaptığı anlaşma doğrultusunda İstanbul’a ablasının yanına gitti. Bir sene daha orada hazırlandı. Çok güzel bir yıl geçirdi, ve yıl bitmeden ÖYS gene geldi. Bu sefer tecrübeliydi. Mimarlık okumak istiyordu. Yaratıcılık onu en çok motive eden şeydi, renkler şekiller aklını başından alıyordu ve çizmek istiyordu. Sadece 4 seçim yaptı, hepsi mimarlıktı. Seçim süresi bitmeden bir akşam dayısıgil misafirliğe geldi. Dayısı çok iyi bir inşaat mühendisiydi, mimarlar aç geziyor, çok azı para kazanabiliyor, dedi. Bir tane de mühendislik yazmaya ikna oldu. Ama iyi bir okul olmasını istiyordu madem yazacaksa, o da öyle yaptı. Makina mühendisliği ekledi listeye, ama puanı en yüksek o olduğu için mecburen listenin başına yazdı. Nasılsa kazanamazdı. Zaten kazanmasındı. Sınav bitti, puanlar açıklandı. Hakkaten mühendisliği tutturamamıştı. Mimarlığa yetiyordu puanı. Derken bir şeyler oldu ve bazı katsayılarda değişikliğe gidildi. Puanı durduk yere bir tık yükseldi. Ve mühendisliği tutturdu. O zamanlar puanın tuttuğu okula gidilmesi zorunluydu. Gidildi de. Ama trajikomikti. Makina mühendisliği okuyacaktı, matematik iyiydi, lakin sınavda 25 fizik sorusundan 3 neti vardı (Yazıyla “Üç”!!!). Kimya vasattı yine. Biyoloji, 19 soruda 19 net. Gel gör ki makinada pek biyoloji okutmuyorlardı. Fizikti temeli. 

Resim çok netti, babasıyla bir anlaşma daha yaptı. Üniversiteyi 4 yılda değil de, 5 yılda bitirebilirdi. Öyle de oldu. İlk dönem ortalaması 4 üzerinden 0,98’di. “Bir” bile değil. Dolmuşçunun “Bozuk var mı abi” sorusuna “Var” diyebiliyordu ortalamasıyla. Son virajda bir yüklendi ama nafile. Sene kaybetti. Derslerde anlatılanları çoğu zaman anlamadı. Ezberi de kötüydü. Sınav zamanı tuttuğu notlara bakarken formülleri değil sıkıntıdan çiziktirdiği skeçleri daha çok görüyordu. Aynı zamanda arkadaşlıkları hala devam eden, ipek kumaş kadar değerli 5 çok güzel insanla tanıştı. Çok eğlendiler. 5 yıl bitti. Mezun oldu. Birileri birilerine anayasa kitapçığını fırlatınca ekonomi yokuş aşağı meyletti. Piyasalar kıllandılar. Yeni mezun mühendise utanmasalar beleşe çalış diyeceklerdi. Derken bir telefon geldi, daha önce staj yaptığı Almanya’dan bir otomotiv firması “gel” dedi. Babasının tanıdığı vardı arada. Gitmek istemedi. Kızarkadaşı, arkadaşları, ailesi kalıyordu, o niye gitsindi. Babası aldı karşısına konuştu. Git, dedi. Bizzat babası zamanında gitmişti, sonra döndüğünde çok yararını görmüştü. Direnmedi, kabul etti. Aramızda kalsın ama, o uçağa binene kadar çaktırmasa da, biletini gösterip koltuğuna oturduktan sonra öyle bir ağladı ki, sanırsın uçak eriyecek o kadar gözyaşıyla. 

Aradan yıllar geçti, gurbette ülke değişti, çocukluk aşkıyla evlendi, babasının hep yapmasını istediği işletme yüksek lisansını (Türkçe meali MBA) kovalamaya başladı. Ama bir türlü başlayamıyordu. Derken bir gün hep gelmesinden korktuğu telefon geldi. Babası iyi değildi. Kanser göz koymuştu kahramanına. Zor bir süreçti. Son günler yaklaşıp zaman daraldığında, bir ara babasıyla başbaşa kaldı hastane odasında. “Seni yurtdışına yollamakla hata ettim oğlum. Çok pişmanım. Keşke burada kalsaydın” dedi ona. O çok ağladığı gün bindiği uçak var ya, yanarak düştü bağrına. Enkazı hala orada. Babasını uğurladıktan sonra geri döndü gurbete. 6 yıl daha. MBA’ye başladı sonunda, borcu gibi gördü babasına. Ekonomi, finans, muhasebeye hiç ilgisi yoktu ama olsundu. Baba oldu. Yurtdışında çocuk büyütmek yatmadı akıllarına. Yıllarca vizelerle sürünüp, süresiz oturma izni gelmeden bir kaç hafta önce geri dönme kararı aldılar. Gurbette bir yere kadar, azı karar, fazlası zarar.

Ha, bir de müzik hikayesi var. Flüt, melodika, org, klasik gitar, davul çaldı. Müzik kulağı güçlüydü, çok da seviyordu, ama bir türlü aşık olmadı hiçbir enstrümana. Doğruya doğru, çalışmadı da.  Oysa her fırsatı vardı. Bir tatlı kaşığı cacık bile olmadı bu yolda.

Bütüüün bu teraneyi ne için anlatıyorum?  

Ebeveynlerin bir kararı, çocuklarının hayatının önemli bir parçası olabiliyor. Yaptığımız, söylediğimiz, hatta bazen sadece ima ettiğimiz şeylerin paralel evrenlerde bir kırılma yaratması muhtemel. Tam aksi, yapmadığımız şeylerin de bir etkisi olabiliyor, ve bu bazen biz ebeveynlerin içinden çıkamadığı bir paradoksa dönüşüyor.

Yönlendirmek  ya da yönlendirmemek. İşte bütün mesele bu.

Eminim hiç yönlendirmeyenler vardır aramızda. Harika. Herkes için o kadar kolay değil ama. Bir, bizim hayatımızda bize iyi gelenler var. Bunları dayatıyoruz bazen çocuğumuza. “Ben yapmıştım, sen de yap…”lar. Bir de hep isteyip de yapamadıklarımız. “Ben olamadım, sen ol yavrum…”lar. Bunları da çocuklarımızda gerçekleştirmek istiyoruz. A takımının alamadığı maçın rövanşını genç takımla kovalamak. Kaderden alınan ikinci el intikamlar. En çok da korkularımız. “Aman…”la başlayıp biten cümlelerimiz -ki bunların bir kısmı uzun yıllar sonrasının “Keşke…”leri olmaya adaylar. 

Uzun kelamın kısası, tüm bu yukarıdaki hayat hikayesinden olumsuz bir sonuç çıkmasın. Şu anda çok mutlu bir aile hayatı, çok iyi arkadaşları, ve çok yorulsa da keyif aldığı bir işi var. Şair olmadı malum, şimdi yazıyor ama. Mimar olamasa da şimdiki işinde görsellik, renkler ve çizim gırla. Doktor olmadı ama insanlara direkt temasın çok yoğun olduğu, onların daha iyi bir hayata ulaşmalarını sağladığına inandığı yeni bir mesleği var. 2 sene önce hırsla aldı sol eline kalemi, şimdi yavaş da olsa yazıyor solla. Sırf inadına. Mühendisliği rölantiye aldı ama okurken edindiği analitik düşünme yetisi hala çok yarıyor işine. 11 yıl gurbetteyken çok şey kaçırdı ama çok gezdi, gördü, çok insan tanıdı. Aklı kalmadı en azından, malum, şimdiki gibi durumlarda. 

Su akar, yolunu bulur.

Bir insanın bir şeye yeteneği ve aşkı varsa, er ya da geç kavuşur sevdiğine. Öyle olmaz belki, ama böyle olur. Paralel maralel diyoruz, aslında kesişme noktaları var evrenlerin. Her yol çıkıyor bazen Roma’ya. Yetenek var ama aşk yoksa, aldanmamalıyız kalıplara. Olmayıversin, olmak istemiyorsa. Her çiçek bitmiyor her verimli toprakta. Aşk var ise ama yetenek yoksa, bırakmak lazım belki, anlar zamanla nasıl olsa. Hem belli olmaz, Mecnun nasıl girmiş Leyla için koyun postuna, o da öyle aldatır belki kaderi, aşkının uğruna.

Bırakmak lazım bazen. Su aksın nasıl akacaksa. Nereye akacağından korkarak yaşamaktansa, an’ı yaşamak var, korkmadan, usulca. Her işte bir hayır var dememiz bundan aslında. 

Su akar, yolunu bulur.

Öpün yaşadığınız her an’ı doyasıya.

Muck 🙂

Reklamlar

6 thoughts on “SU.

  1. Zaman zaten “SU” gibi akıp geçiyor, iste o suyun yönüne çok müdahale etmemek gerek. Hoş, edilse de o bir şekilde yolunu bulur nasılsa🙌

  2. Sabah sabah gözlerimden uyku akarken hızlıca ama sindire sindire okuyup bitiriverdim. Söylemeden edemeyeceğim kendimi fazla fazla buldum paragraflarda 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s