BANA BİR OKUL ANLAT BABA

Uzun zaman önce okul seçimiyle ilgili bir yazı yazmıştım. Ne yazdığımı hatırlamıyorum tam, galiba yuva arama/seçme süreci ile ilgiliydi. Bu haftasonu hayatımda yeni bir sayfa açıldı. Eşim beni ilk-okul tanıtım günüme götürdü.

Sabah çok büyük bir heyecanla uyandım. Yüzümü yıkadım ve pijamaları çıkarıp, oğlumu ittirerek annesinin önüne dikildim. Eşim yeni cicilerimi giydirip dişlerimi fırçaladı. Arabaya binip oğlanı babaannesine teslim ettikten sonra okula doğru yola koyulduk. Yolda eşim ev hizasını geçtikten sonra zaman tutmaya başladı. “Bakalım evden kaç dakika sürüyormuş”… Ses çıkarmadım, çünkü bu konunun proje yöneticisi kendisi. O ne derse o olur.

Okulun önüne gelende, güvenlik görevlileri bizi park ettirdiler. Kapıya doğru yürüdük, kimlik verdik ziyaretçi kartı aldık. Açık hava amfiden inip plastik tabanlı basket sahasını geçtikten sonra okları takip ettik:

“Çok Amaçlı Salon”.

Aslında içimdeki kıl ukalayı arabada bırakmıştım, ama aslında bırakmamışım. “Her salon çok amaçlı değil midir?”… “Hı? Çok amaçlı salon ne? Kaç amacı var? Amaçları neler??? KİM BU SALON hahaha”… Farkettiniz mi gerginliği? Evet gerginim. İlk aşk, ilk heyecan. Okula ne diyeceğimi bilmiyorum. Ya beni öpmeye kalkarsa? Of, sakin ol Serkan, müşteri sensin. Kontrol sende… Çok amaçlı salonun fuayesine adım atınca, içeride kaynayan kurbanlık ebeveynlerden bazıları aynı gerginlik düzeyinde dönüp baktılar kapıya.

“Bak iki tane daha düştü, sence rakip olabilirler mi bize? Adam kel kambur, Susam Sokağı’ndaki Büdü’ye benziyor. Bunların çocuğunu kabul etmezler.”

Fonda klasik müzik çalıyordu. Hemen içimdeki ukala ebeveyn konuştu:

“Ben olsam burada iki üç tane öğrenciye canlı müzik yaptırırdım, keman piyano flüt filan. CD’den çalacaklarına…”

Girişteki kayıt masalarında şov-sonrası-okulu-gezme gruplarına kaydolup milyon amaçlı salonun tek amaçlı fuayesinde salınmaya başladık. Şimdi biri çıkıp okulun fiyatını söylese salonun kaçta kaçı boşalır diye merak ettik. Derken bi baktık önümüzde bir kalabalık, bir şeye yoğunlaşmışlar karınca gibi aynı noktaya üşüşüp sonra aradan kaçışıyorlar: Çay, kahve, kuru pasta.

“Al al al, yüklen hayatım, çay da al bak, kurabiye ve ekler de var, at torbaya iki tane daha, börek aldın mı? Ben burnuma da soktum biraz, sonra çıkarır yeriz.”

Okulun bir ihtimal bizden yolacağı parayı ne kadar çıkarsak o kadar kar. Abanın ey ebeveynler! Bu, okula para gömmeden bir şey alabileceğiniz yegane an!… Kahve makinasını götürmek üzere sökmeye çalışan bir adama güvenlik görevlileri engel oldular. Ağlamaklı olduk hepimiz. Ben iki tükenmez kalem aldım. Biri yazmıyordu.

Her köşesinden amaç fışkıran salonun kalabalık fuayesinde kokteyl havasında takılırken yanımıza iki çift ve bir çokbilen geldi. Kulak kabartmadan edemedik. Üç bomba:

“Abi geçen ____ okul tanıtımındaki kahvaltıyı unutamıyorum, ne yemiştik yaa…”

“Bu okulun ingilizcesi inanılmaz iyi. Anadil olarak öğreniyorlar çocuklar ingilizceyi.”

“XYZ okulu mu? Orası akademik başarıdan çok, mutlu ve özgüvenli çocuklar yetiştiriyor.”

Sonuncusuna itiraz etmek istedim ama dişlerim dilimi ısırarak engellediler. Abilerim Ablalarım, Teyzelerim Amcalarım, biz neden hem akademik anlamda başarılı olan hem de mutlu çocuk yetiştiremiyoruz? Bu ayrım ne ya? Sınava hazırlayan okul var, çocuk mutsuz ama başarılı. Bir de mutlu yetiştiren okul var, ama Amerika’ya yollican çocuğu. Buralarda okuyamaz. Ortamız yok mu? Ben kafamda bu gibi isyanları seslendirirken, eşim daha farklı bir noktaya parmak bastı:

“Acaba oğlumuzun gelecekteki karısının annesi babası şu anda burada mı?”

Ailede kimin romantik, kimin -daha ziyadesiyle- öküz olduğunu tekrar hatırlamış oldum böylece… Birden çok amaçlı salonun iki kanatlı kapıları açıldı ve ebeveynler sanki çok rahatlarmış ve hiç aceleleri yokmuş gibi koştura koştura salona daldılar. İlk 10 dakika geçtikten sonra şunu gözlemledik: En önde bir grup ebeveyn oturuyor, aralar henüz boş, bir de salonun en arkasında bir grup oturuyor. Buradan kimin zamanında inek öğrenci olduğu, kimin nispeten daha az inek (tembel) olduğu meydane çıkıyor. Nasıl bir korkuysa önde oturmak, “okul” kelimesi savunma mekanizmasını devreye sokmaya ve eşşek kadar insanları arkada oturtmaya yeterli olabiliyor.

Salon dolduktan sonra sahnenin önündeki perde açıldı. Hani yukarıda bişey dediydim ya, “Ben olsam burada iki üç tane öğrenciye canlı müzik yaptırırdım, keman piyano flüt filan…” Tek akıllı ben değilmişim. Hatta hiç akıllı değilmişim… Sahnede 12 keman, 2 gitar, 1 davul, 3 perküsyon, 10 vokal veee karşınızda Hafize Anaa ile Hababam Sınıfııııı! değil tabi, ama bildiğin tam teşekküllü orkestra. Bir şefi eksik. Müzik başladı, “Bana Bir Okul Anlatsana” şeklinde devşirilmiş Süper Baba dizisinin şarkısı. Yakalayabildiğim bir iki dizesinde, bahçesinde kardelenler olan ve uçurtma uçurulan bir okulun tasvir edildiğini anladım. İstanbul’un beton tepelerinde kardelen ve 2,5 metre demir parmaklıklarla çevirilmiş bir okul bahçesinde uçurtmanın şifrelerini çözmeyi denedim. Ben eşime “Hayatım bu herhalde yanlış okul, biz Pazar konserine denk geldik, istersen kalkalım” diyemeden bangır bangır coşan müziğe hareket katması için bir minik öğrenci arka arkaya parendeler atarak sahneyi bir aşağı bir yukarı katetmeye başladı. O sırada bir başka öğrencinin flüt solosu ve yine başka bir tanesinin rap serpiştirmesi filan derken ben umutla kafamı yukarı kaldırdım. Çünkü “tam olarak şimdi”, o saniyede, sahnenin üstünde büyük konfeti tüpleri patlayacak ve Unicornlara binmiş çocuklar tavandan inerek ebeveynlerin kafalarına dallardan yapılmış sepetlerden gül yaprakları serpecekler, diye düşündüm… Olmadı.

Bilirsiniz, bizim memlekette ebeveynler hiç çokbilmiş veya ukala değildirler. Olaylara her zaman objektif bakarız ve asla yargılamayız. Bizim için önemli olan medeni ve sebep-sonuç ilişkisine dayalı analitikhihiiiiii hahaha HAHAHAHAHA, ay çok pardon, yazarken bile eğlendim hihi hehehe… Yan taraflardan kulağıma giren ilk yorumu tahmin edeni ellerinden öpeceğim… Hazır mısınız?

“Ay yazık yaa çocukları Pazar Pazar buraya getirmişler müzik diye”

Katılıyorum gibi ama emin değilim. Ben kafamda bunun muhakemesini yaparken (Ama aynı zamanda bu kadar yabancı seyirciyi bu çocuklar zor bulurlar, bulmuşken sergilesinler performanslarını, Pazar Pazar bir kafede brunch yapmış ve memleketi kurtaran anne babalarının yanında fotosentez yapar gibi tabletle oynayacaklarına, gelip eşşek gibi sahne tozu yutsunlar). Eşim sanki aklımı okumuş gibi yapıştırıyor,

“Sen bilmezsin sahne heyecanını”

Şu noktada dönüp yazdıklarıma baktım, acaba müzik kısmını yazarken çok mu uzattım diye, fakat hakkaten olayın kendisi de çok uzun sürdü. Her uzun süren şey gibi bunun da bir sonu vardı elbet. El emeklerine kurban olduğum minik müzisyenler sahneyi terk ettikten sonra, birden saykodelik ışık oyunları içinde bir sunum perdesi inmeye başladı tavandan. Mavi mavi ışıklar titreşiyor, bir uzay gemisi sanki yerden havaya bir insanı ışınlıyormuş gibi perdeye yoğunlaşıyor, cicicciuuv piooonz zopidi zipidi ziyooooonvk diye sesler, ben anladım ki bizi hipnotize edecekler. Son bilincimle eşimi dürtüp “Kalk kalk çabuk çıkalım, hipnozla imza attıracaklar bize, bu bir tuzak, sakın sahneye bakma, kulaklarını kapa!!!” demek istedim ama birden ses efektleri çok amaçlı atmosferde dondu ve mavi ışık perdenin üstüne fikslendi. Sessizlik. Aha dedim, şimdi okul müdürü hologramla sahneye yansıtılacak, alın ulan ebeveynler size teknoloji, bizim okulda bu var, boru değil, mesajı verilecek. Kafamdan bunun uygulamaları geçerken (Öğretmenlerimiz üç boyutlu hologram teknolojisi kullanılarak aynı anda 4 sınıfa birden ders verebilirken, arada siz ebeveynlerimizi de okula yansıtmak mümkün olmaktadır. Bu şekilde fiziksel olarak dışarıda çayınızı kahvenizi içerken çocuğunuza sürekli onun ensesinde olduğunuz duygusunu verebilirsiniz…) sahneye gerçek bir insan çıkıyor. Hızlı bir video sonrası tanıtım sunumu başlıyor:

“Mutlu ve özgüvenli çocuk yetiştirmek amacımız, mutlu olduktan sonra zaten gerisinden kime ne, abidik gubidik meslekler seçecekler zaten, rahat bırakın çocukları, hatta bize bırakın, biz burada mutlu ediyoruz onları…” filan falan. Sonrasında, başka okul tanıtım tecrübesi yaşayanlardan da duyduklarımdan anladığım kadarıyla bu aralar okullar olaya ayıkmışlar. Kiloyla kişisel gelişim kitapları okuyan, bilinçleri çatlamış-karpuz kıvamına gelmiş ebeveynleri tavlamanın yolunu bulmuşlar: Mutlu, rahat, hayatı an’da yaşayan çocuklar! Sonrasında benim kendi işimde de çok kullanılan ama benim için ne idüğü şaibeli tanımlar yansımaya başladı ekrana: Kaliteli Döngü Sistemi, Yaratıcı Paylaşım Atölyeleri, Sarmal Sistem, Düşünen Yapı Kümeleri, Redüktif Öğrenme Çemberi, Böfstrogonof Kurumsal Yapı, Sarma Dolma, Yoktan Vareden Odaklanma Kulüpleri, Semi-otomatik Yaşam ve Bilimsel İlim Küpeleri… Bir sürü setifika, özel  program ve akreditasyon tanıtıldı. Genel olarak. Genel derken “Çok önemli bir program, en prestijli sertifika, çok güçlü bir netvörk, çok yararlı bir akreditasyon…”gibi. Spesifik bişey yok yani. Herşey çok güzel… Arada sunucunun bir sözünü yakaladım:

“Hatırlarsınız eskiden çocuklarımızı ‘Eti senin, kemiği benim’ diye teslim ederdik okullara…”

Anılarım canlandı. Bazı öğretmenler bunu ciddiye alıp, kemiği kırmadıkça ete istediğini yapabileceğini sanarlardı. Etimize inen çeşitli (aletli, aletsiz) darbelerle ifade ederlerdi bunu. Bugün, anne-baba çocuğu teslim ederken daha farklı bir felsefeye dayandırıyor durumu: “Eti benim, kemiği benim, parasını verdiğim sürece bu okul benim, öğretmen benim, çocuğumun kılı yerinden oynarsa, bu okulu başınıza yıkarım, evinize nükleer bomba atarım…”. Eski usülün devam ettiği liseler de var ama orada artık boy olarak öğretmeninden iki karış uzun olabilen yeni jenerasyon ergenin şiddet eğilimi çözüyor olayı. Ben konuyu dağıtmadan konuya geri döneyim… Konu neydi?

Aynen bu şekilde kafamdaki düşünceleri durdurup sahnede sunulan konuya döndüğümde ise şunu duydum:

“Mesela bakın, biz burada suç ve cezaya inanmayız. Sorumluluk almasıdır aslolan çocuklarımızın. Bir örnek vermem gerekirse, diyelim ki çocuk vazoyu kırdı evde top oynarken. Ona kızıp cezalandırmak çözüm değil. Belki ona net bir şekilde olayın sebep ve sonuçlarını açıklayıp, vazonun parçalarını -elbette güvenli bir şekilde, belki eldiven giydirilerek- toplaması istenebilir.”

Çok pardon ama niye evden vazo örneği?? Okuldan bir örnek alsak daha “yaratıcı” olmaz mı, diyerek aynı anda eşimle gözgöze geldik. Bu kadar sene beraber takılınca kafalar denkleşiyor… Önce o tuvalet hakkını kullandı. O geldikten sonra ben dayanabildiğim kadar dayandım, lakin yeni hiç bir şey anlatılmadığını, eğitimin benim zamanıma göre herhangi bir fersah yol almadığını, sadece pazarlama tekniklerinin geliştiğini anlayınca, ben tuvalet hakkımı kullanmak üzere çok amaçlı salondan, tek bir amaç uğruna kaçtım. Fuayede takıldım. Aradan bir süre geçti, bi baktım eşim yanımda, kalabalık dağılmış.

Dağılmış derken, belli bir amaç uğruna. Okulu gezicez. Sistem, Japon turistlerin yaptığına benziyor. Elinde renkli bir bayrakla önden okul görevlisi gidiyor, arkadan da yavru ördekler şeklinde takip eden ebeveynler. Ekmek çarpsın ki çoğumuzun yüzünde çocuklarda göremeyeceğiniz bir heyecan, sanki okulun ilk günü ve biz yeni başlayan öğrenci oryantasyonundayız. Dar alanda o kadar veliyi farklı yönlerde yürütmek kolay değil. Gruplar düzenini baştan kaybetmiş olacak ki, bütün grupların farklı yönlerde fuayede dönmesinden dolayı bir köşede anafor oluşmuş, beş altı çift anaforun içinde olduğu yerde dönüyor çaresizce. Derken biz de bir gruba yamandık ve başladık tarihi tura.

İlk durak kapalı spor salonu ve basket/spor öğretmeni. Duyabildiklerim şunlardı “Ben de emekçiyim, istesem hala oynardım ama ben gönüllü olarak öğretmen olmayı seçtim, ve bu kararımdan çok memnunum. Burada gerçekten spor yapıyoruz…” Bunu söylerken mutlu bir yüz görsem keyifle inanırdım ama öğretmenin yüzündeki hüzün, bana 40’lara merdiven dayamışken istediği yerde olmayan ya da anlı şanlı geçmişini ararken geleceği ıskalayan X kuşağının biz nezih üyelerini hatırlattı. Gereğinden fazla anlam yükledim sanırsam.

Devam. Spor salonunun tribününden aşağıya doğru inmeye yönlendirildik. Oturma sıralarının arasındaki dar merdivende trafik sıkıştı, adım adım ilerliyor grubumuz. O sırada hepimizden çok daha zeki olduğunu düşündüğüm bir baba daha hızlı bir iniş yolu bulup yüzünde zafer gülümsemesiyle koşar adım grubun önüne geçti ve heyecanla eşine el sallayıp, sahibinin kapısına avladığı kuşu bırakan kedinin gururunu yaşadı. Sınıfların olduğu bölüme ilerlerken bir şeyi farkettim. Bina o kadar temizdiki, yerler bal dökmeden de yalanabilirdi. O kadar çocuğun her gün salya, sümük, gıda artıkları, saç, çamur, içecek, kağıt saçtığı bir ortam nasıl bu kadar temiz olabilirdi? Sınıfların içi ve koridorlardaki panolar dışında, kapıların önünde minik yavruların emek verdikleri yaratıcı sanat eserleri vardı. Kağıt tabaktan baykuşlar, peçeteden gökkuşakları, yapraktan insan suretleri… Bir sınıfın önünde ise kaplumbağalar vardı. Yarım litrelik pet şişelerin dibini kesip kapalı kısmı yukarı gelecek şekilde kağıda yapıştırmışlar, sonra onu yeşile boyayıp, yanına bir kafa iki göz yerleştirmişler. Gözünüzde canlandı mı bilmiyorum ama o an bir tanesi canlandı. Ciddiyim. Tam ben dikkatle bakarken kamplumbağalardan biri çok hafif yerinden oynadı. Yemin ederim. Eşime söyledim ama acıyan bir tebessüm eşliğinde bir şeyler mırıldandı. O kaplumbağa artık hareketsiz duruyordu ama içinden pis pis sırıttığını hissediyordum. Belkide ben o kadar odaklanmıştım ki, maddeyi yerinden oynatacak bir enerji yaydım? Grup sınıftan çıkıp tura devam ederken bir süre daha gözlerimi kısıp o kaplumbağaya bakmaya devam ettim ama yerinden oynatamadım. X-Men.

Gezinin kalanında bir sürü sınıfa ve/veya odaya girdik. Müzik odaları, serbest cimnastik odası, seramik atölyesi, resim atölyesi, okuma odası, oyun odası, satranç odası, yaratıcı sanatlar atölyesi, aşçılık kulübü, etüt odaları, kütüphane, fen laboratuvarı, uzay araştırmaları merkezi, çocuk adliyesi, mikroorganizma üretme çiftliği, deprem araştırma enstitüsü, yarını düşünmeden yaşama odaları, burun karıştırma ve tatak şekillendirme salonu, marangozhane, kumarhane, radyo tamir atölyesi, politik bilimler kitaplığı, uluslararası kızma birader eğitim merkezi, gemi inşaat fakültesi, ergenlik kriz masası, çöp arıtma tesisi, hayvanat bahçesi, Lizbon Tarihi Binaları Koruma Derneği, çarpım tablosu öğrenme odaları, yemek sonrası kestirme süitleri, serbest salınım (gaz çıkarma) kabinleri… Hangileri benim uydurmam, hangileri gerçek, kararı size bıraktım. Ama bir yerden sonra ben artık koptum. Gözümde neşeyle kıpraşan tek mekan pencerelerin diğer tarafında, açık havada kalan ufak çocuk parkıydı. Neyimize yetmiyor, diye düşündüm. O sırada bizi gezdiren görevli “Çocukları her hava koşulunda kısa da olsa mutlaka dışarı çıkarıyoruz. Yağışlı bir günse eğer, en azından hızlı bir yürüyüş yapıp içeri giriyoruz” dedi. Aklıma hapishane avlusunda tek sıra halinde dönüp duran tutuklular geldi. Daltonlar.

Sonlara doğru ben gruptan biraz kopup gezdirilmeyen odaları teftiş ettim. Daha fazla dayanamayan eşim de bana katılınca son bir vurgun tasarladık. Börek, ekler, kahve ve çay. Turun sonunda insanların toplaştığı kayıt masalarından hızlı bir fiyat listesi aldık. Daha önce girdiğimiz “Bence bu okul şu kadar, hayır bence bu kadar” iddiasını eşim kazandı. Çok şaşırmadım.

Hızlı adımlarla “Ücretsiz Eğitim Hakkını Ücretli Pazarlama” etkinliğinden uzaklaşarak, günün başında geldiğimiz yoldan arabaya doğru seğirttik. Arkamıza bakmadan, ve önümüzdeki diğer okul opsiyonlarını konuşarak. Günün ayrıntılarını ti’ye alırken eşimle, zihnimde mezunu olduğum devlet okulu vardı. Ne zaman bu hale geldik, diye düşündüm. Adana’ya gidip, o sınıf ve girmemize pek izin verilmeyen laboratuvar/kütüphaneden ibaret silüetsiz renksiz binayı öpesim geldi. Yaratıcı Serbest Sanatlar atölyemiz hiç olmadı, ama öğle tenefüsünde üstüne basılarak ezilmiş kola kutusuyla 6’ya 6 maç yaptığımız beton bahçe vardı.

Oğlumuza kavuşunca ona sarılıp şunu demek istedim…

“Hayatımın anlamı. Sana eğitim adı altında yapacaklarımız için senden şimdiden çok özür dilerim. Umarım büyüyünce bizi affedebilirsin”.

Diyemedim.

ALA Bina

Reklamlar

21 thoughts on “BANA BİR OKUL ANLAT BABA

  1. 1- kaç tane tanıtıma gittiniz gideceksiniz?
    2- devlet okuluna da gidip kontrol edecek misiniz ?
    3- ozel okullar talep edildikçe bu durum daha da vahim durumlar alacak ve daha da pahalı oladak görüşündeyim. Değiştirmek için bir düşünceniz var mı?
    4-fiyatı ne kadarmış?

  2. 1- ne kadarmış okulun yıllık ücreti?
    2- devlet okullarını da kontrole gidecek misiniz?
    3- başka özel okullara da gidecek misiniz?
    4- neden bu okulun tanıtımına gitmek istediniz ? (eve yakın, baska birinden duydunuz, arkadasınız onerdi) eşiniz proje müdürü anladım ama onun nedeni nedir merak ettim
    5- bu adamlara talep arttıkça fiyatlar da her zaman fazlalaşacaktır. Önlem için öneriniz nedir?

    1. 1- Net hatirlamiyorum ama ilkokulu 25-30bin arasiydi. Yemek, ulasim haric.
      2- İstiyoruz. Bu daha ilk ziyaret ettigimiz okuldu. Cevrede ismini duydugumuz iyi devlet okullari da var.
      3- Evet 🙂 bir kac tane daha var gormek istedigimiz.
      4- Eve yakin sayilir (20-30dk) ve orada ogretmenlik yapan bir tanidigimiz cok tavsiye etti 🙂 Esim proje muduru cunku egitim konusunda daha endiseli. Ben biraz daha rahatim o konuda.
      5- Katiliyorum. Onerim ucretsiz egitimin vatandaslik hakki oldugunu anlayan bir hukumetin bu yonde bir adim atmasi. Buna kargalar bile gulecegi icin, tek aklima gelen alternatif, devlet okullarina yazdirip kalite konusunda ebeveynler olarak israrci ve takipci olmak. Buna da guler kargalar sanirsam 😦 Son bir deneme: okuldaki egitimin bilgi bazli oldugunu varsayarsak, cocuklarimiza okul disinda daha cok zaman ayirip, elestirel dusunme yetilerini gelistirmek. Bu sanirsam daha cok “etki” alanimizda olan bir sey…

  3. gözümden yaşlar gelerek gülerken birden durumun ciddiyeti ile gerçekten ağlayacak kıvamdayım aslında.. allahtan okul mevzumuza daha var.. takıldığım bi yer oldu: Vazo örneği ve Suç ve Cezaya inanmama konusuna niye bu kadar takıldınız?

    1. Okuldaki uygulamasına evden bir örnek verildiği için 🙂 Uyguladiklarini soyledikleri bir yaklasimin ornegini uyguladiklari ortamdan almayi beklerdim. Misal bir ogrenci okul kurallarini ihlal ettiginde ona bu bakis acisiyla nasil yaklasiyorlar…

  4. Kendim mi yazdım kız bunu bi ara diye düşündüm. Evet hepsi ve daha fazlası önünüzdeki dönemde sizi bekliyor sevgili blogvelli efendi.
    Okullardan biri eninde sonunda bir artısıyla sizi kapacak. hangisi? içinize en sinen, en az acıtan yeri, çevrede sağda solda söylemeye en az yüzünüzün tutacağı bahaneyi ürettirebilen.
    “canım ama öyle diyorsun da dersaneye, ne bileyim haftasonu yüzmeye vereceğimiz parayı toplasan daha fazla tutuyor, bu daha karlı”
    “ya deli misin, teog (daha 1. sınıf velisi konuşuyor, aklımda) başarısı ne biçim biliyor musun? geleceği şimdiden garanti”
    “e veliyi sigortalıyor bu okul, Allah gecinden versin bana bişey olsa çocuğun eğitimi aksamayacak, aynen devam. hiç unutmadım ben “küçük prenses” kitabını..mazallah”
    en tatlışı: “e burs verdiler bizimkine. yoksa bende o göz var mı o parayı verecek?”
    bi de “devlet eğitim bursu veriyor niye almayayım arkadaş 3 milyon beşyüz bin para.. kim kime veriyo”

    *-*-*-*-*

    devlet okulunda aynı istekle, okulu adam etme hevesiyle 5 yıl geçirdim. birincisi bir “devlet okulu idarecisi” profili var, nato.
    ikincisi “devlet okulu velisi” kavramı var ki evlere şenlik. lan senin veledine kullanılıyor bunlar, ver parasını alalım? “yoh! dövlöt vörsön. öğöütüm ücrötsüz..”

    tuvaletlerin pisliği, okulun eksikleri bitmez. kadrolu temizlikçi yoktur, yetişemiyordur.. sizin çocukların koridoruna dışardan personel tutulacağı, sizin ödeyeceğiniz söylenir. feda olsundur verirsiniz. ay bir de bakarsınız hademenin karısı.
    hademe kapıda bekçi kontenjanındadır. kapıda iki dakika durmaz. çocuklar bahçede uluyarak ağlar nöbetçi öğretmen sigaradadır. lavabo çocuğun tepesine iner “lan bu velet kubura mı düştü bi bakayım” demez öğretmen. 6 yaşında çocuk bahçede yağmur sonucu oluşan boyunca su birikintisine girer, iliklerine kadar ıslanır. öğretmen anneyi arar “gel çocuğunu al ıslandı” “yedeklerini giydirir misiniz öğretmenim?” dersiniz kadın.. KADIN.. “benim görevim değil” der. gider sırıl sıklam çocuğu alırsınız sınıftan.

    Sizi de görelim.. biz DK’ne verdik ikisini de rahat ettik. eve yakın. büyüğün bursu var. tam gün. küçüğe kredi de çıktı hem kardeş indirimi yaptılar. yemekler düzgün, bahçe nezih. servise de para vermiyorum ben götürüp alıyorum. anladın sen onu…

    (şurası bir gerçek: kız bülbül gibi ingilizce öğrendi ben de şaşkınım)

    1. iki olumsuzu bi cümlede kullanamamışım. “yüzünüzün tutacağı” “en az utanacağınız” gibi bir şey demeye çalıştımdı.

    2. Devlet okulu konusundaki bilgiler tahminlerimi dogruluyor, benim icin netlesti 🙂 aynen dedigin gibi ama, bir okul bizi bir ozelligiyle tavlayacak, benim de sıkıntım “veli”yi tavlama kismi. Bir dahakine oglani goturmeyi dusunuyoruz. Gerci zaten “mölaakat”siz almiyor cogu. 4-5 yaşında ilk mölaakat beni kendimden geciriyor :))

  5. ay ben de neden size kanım bu kadar kaynadı diyordum, siz de ALA’lıymışsınız:) kaç mezunusunuz?

  6. Harika yazmissiniz. Kahkahalar esliginde okudum ama durum gercekten bu kadar feci.Ve bir kez daha iyi ki buyuksehirden kaci kucuk bir yerde yasadigim icin sukrettim. Bir daha ogluma copten cikardiklari pet siseyle (artik okullarda kola yasak cok sukur)futbol oyandiklari icin kizmayacagim😊kaleminize saglik…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s