AVATAR

Düşün hele bi.

Etrafında afedersin Avatar gibi insanlar geziyor (Bknz. ‘Avatar’ filmi). Boyları 3,5 metre. Elleri ayakları kürek gibi. Sana taa yukarıdan bakıyorlar çoğu zaman.  Bir dil konuşuyorlar. Az bi şeyler anlıyorsun ama çoğu zaman anlamadığın gibi istediğini de anlatamıyorsun. İletişim sıkışınca asabileşiyorsun ama çok çaba göstermedikçe her zaman avatarlar kazanıyor. Onların sesi daha gür çıkıyor. Bazen yanlış anlaşılıyorsun ve onun da sonuçlarına sen katlanıyorsun. Başın ağrıyor, huysuz diyorlar, karnın ağrıyor, yemiyor yine inatçı diyorlar, özgürce zıplamak hoplamak anırmak bağırmak istiyorsun, yaramaz diyorlar. Başım, karnım ağrıyor, anıracam tutmayın beni diyemiyorsun ki. Avatarlar seni istedikleri zaman kucaklarına alıyorlar, istemediklerinde almıyorlar. Zırt pırt ne yapacağını ne yapamayacağını söylüyorlar ve çok da tutarlı değiller. Dün izin verdiği şeye, abik gubik bir sebepten ve anlayamayacağın kadar uzun bir açıklamadan sonra bugün izin vermiyor. ‘Niye’ diyemiyorsun bile. Hadi tut ki dedin, cevap ya daha da uzun ya da kısa ve öz: ‘Çünkü ben Avatarım’.

Bu avoşlar (Avatarlar) senin yapamadığın ama yapmayı istediğin binlerce şeyi hiç düşünmeden şakır şakır yapıyorlar. O kadar acizsin ki, ‘Yav bugün de hava çok güzel, bi yürüyüp geliyim’ diyemiyorsun. Evden her çıkışın refakatçi eşliğinde ve derin bir bürokrasi gölgesinde gerçekleşiyor. Ne giyeceğini bile seçemiyorsun. Hadi seçtin diyelim, o seçtiğin salak tişörtü bile kendin giyemiyorsun. Yahu üç delik var, bir kafa, bir sol kol, bir sağ kol??? Bi dakka ya, sen sağı solu da bilmiyorsun ki. Geçen avoş anlattıydı gerçi ama anlamadığında öfler püfler diye korktuğundan, anladım dediydin. B_k anladın. Her köşeye kurallar yığmışlar ama o kurallar onlar için geçerli değil, ve sen bunu açıklayamıyorsun kendine.

-Avatar arkadaş, o bira dediğin şeyden ver hele bi, tadına bakak. Yalana yalana içiyon karşımda.

+Olmaaz, sen daha küçüksün, küçükler bira içmez. Hem bira çok acı, ağzın yanar.

-Niye be? O acı ilaçları içerken oooo aaa artık büyüdü buuu, ilacını itiraz etmeden içiyooo, diye tiyatro yaparken iyiydi ama di mi? Neyse, o zaman kola ver.

+Nooo, olmaz.

-Neeey nasıl olmaz, kola tatlı değil mi?

+Evet ama kola iyi bişey diil.

-Sen niye içiyon o zaman?

+Ben büyüğüm.

-La havleee, döndük yine başa…Ya ben de avatar değil miyim?

+Evet ama sen küçüksün. Cücük. Ehehehe, soğandan, ehehehe.

-Çok komik.

Hep kötü değil tabi, şefkat de gösteriyo bu avatarlar zaman zaman. Gerçi ona da karşılık vermezsen nankör diyip küsüyorlar. Sonra otur uğraş gönlünü alacağım diye. Bir sürü maymunluk filan yapacaksın da, anca. Mesela resim mi yapmak istiyor canın? Sana opsiyonlar sunuyor avoşgiller. Suluboya mı, akrilik mi, pastel mi, kurşun kalem mi, parmak boyası mı, kağıda mı, deftere mi, hemen şimdi mi yoksa belki yemekten sonra mı… Lan anlamıyom anlamıyooom, offf, hadi tamam pastel istiyorum, ver hadi ver… “Ama pasteli bastırmak lazım rengi çıksın diye, sen yapamazsın onu, istersen suluboya getiriyim sana…” Valla çıldırıcam, o zaman baştan diyeydin ya!!!

Aslında daha uzatırdım da, hep söylediğim gibi, ben bile okumam.

Lafı şuna getirmek istiyorum: Geçenlerde bir kitap okuyordum (Mindfuck, Petra Bock). Bir kuble paylaşmak isterim.

“…insanın kendi bireyselliğinin keşfini kendi isteminin keşfi izliyor. Sonra da kendi isteminin her zaman kabul görmediği deneyimi geliyor – özellikle de çocukluk dönemindeyken karşımızda her şeye gücü yeter görünen yetişkinlerle meselemiz varsa. Bir alışveriş merkezinin ortasında yere yatmış öfkeden tepinen bir çocuk gördüğünüzde durumu hemen anlarsınız. O dönemde dünyayla hesaplaşırken serbest kalan şiddetli duygulardır bunlar. Bir çocuğun kendine özgü bir istemi olduğunu ve bunun çoğunlukla yetişkinler karşısında yenik düştüğünü görmesi cehennem gibidir…”

Bu son cümlede dondum durdum.

Geğiren kurbağa gibi yutkundum.

Tekrarlıyorum.

“Bir çocuğun kendine özgü bir istemi olduğunu ve bunun çoğunlukla yetişkinler karşısında yenik düştüğünü görmesi CEHENNEM gibidir.” (Tekrar yazmadım tabi ki, kopyalayıp yapıştırdım ama siz bi daha okuyun).

Okudunuz?

O zaman az bi devam edelim:

“…bilim insanı Anke Pannier’e (şahsen tanımıyorum ablayı) göre çocuklar aslında kendini çok yetkin hissederler. Her gün daha fazla şey öğrenirler ve dünyayla başa çıkmada attıkları adımlarla ne kadar gururlandıklarını göstermeyi severler. Emeklemeyi, yürüme, konuşma, ve anlama izler. Dünya çocuğa gizlerini her gün bir parça daha açar. Böyle bir durumda çocuk -eleştirilmediği ve haddi bildirilmediği takdirde- kendisinden hoşnut olmaktan ve gurur duymaktan başka ne yapabilir.”

Okuduktan sonra kafayı kitaptan kaldırdım, ve ebeveynlik tarihimin tüm 4 yılı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Olağan Şüpheliler filmini seyredenler bilir, bir an Kayzer Şose’nin ben olduğumu farketmişim gibi bir duygu. Vay hayvaan dedim kendime. “Cehennem” demiş ya Petra Bock teyze? Tüm o isyanlar, dirençler, anlamsız tepkiler, huysuzluklar, duygusal zotrişkolar… Ben ne kadar az empati yapmışım bir çok zaman?

Merhaba…

Ben, Avatar.

Reklamlar

5 thoughts on “AVATAR

  1. Merhaba, ben de Avatar 🙂 Hep düşündüğüm ve çocuklara anlayışsız yaklaşıldığını gördüğüm her ortamda dile getirdiğim şeyleri yazmışsınız resmen..” Bizim çevremizdeki herkes 3 katı uzunluğumuzda olsaydı,her yaptığımıza karışsalardı ne hissederdik ” derim ben her zaman, oğlumla konuşurken onun göz hizasına eğilerek konuşmaya özen gösteririm. Mümkün olduğunca kendi seçimlerine saygı duymaya çalışırım ama tabii istediğini giysin şeklinde değil de 2-3 seçenek çıkarıp “bunlardan hangisini giymek istersin” şeklinde sorarak yaparım bunu, o kadar da Avatar’lık yapayım yani 🙂 Sonuçta Mersin sıcağında çıplak dolaşmak isteyen bir oğlum var,buna da müsaade edemiiiciim ..

    1. Ama o sıcakta da tişört kafes gibi gelir insana 🙂 yaklaşımınıza katılıyorum, ve daha çok yapmam gerektiğini anladım 🙂 Süt bardağıyla mücadelesi bile göz ardı edilemeyecek bir ayrıntıymış…

  2. Hello . Ben de Avatar’ım. Ama öbür cinsten. (izlememiş olamazsın değil mi?)
    Söz bükücüyüm.
    Yazını severek okudum. Hatta izninle rebloglayacağım.
    O arada, tecrübemi aktarayım: Ölüm kalım meselesi değilse izin ver. Tepene çıkmaz merak etme.
    İzahları kısa tut ve ASLA yalan söyleme. Az söz ver ve verdiğin sözleri tut.
    Cezalar unutulur ve önemsenmez ama ödüller takdirler ömür boyu unutulmaz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s